

Üç Maymun - Three Monkeys
Tür : Dram
Gösterim Tarihi : 24 Ekim 2008
Yönetmen : Nuri Bilge Ceylan
Senaryo : Nuri Bilge Ceylan , Ebru Ceylan
Görüntü Yönetmeni : Gökhan Tiryaki
Yapım : 2008, Türkiye / Fransa / İtalya , 109 dk.
Oyuncular
Hatice Aslan (Hacer) , Yavuz Bingöl (Eyüp) , Ercan Kesal (Servet) , Rıfat Sungar (İsmail)
Konu:
Gerçeği bilmek, görmek istememek, duymamak veya hakkında konuşmamak, kısacası “Üç Maymun”u oynamak onun var olduğu gerçeğini değiştirir mi? Sorgusu üzerine inşa edilen film, Ceylan’ın sözleriyle, “küçük zaafların büyük yalanlara dönüşerek parçaladığı bir ailenin, gerçeği örtbas ederek herşeye karşın birarada kalma çabasını” anlatıyor.
Yaklaşan genel seçimlere bir muhalefet partisinden aday olarak girecek iş adamı Servet, ıssız bir yolda trafik kazası yapar. Ölümle sonuçlanan kaza sırasında araçta bile olmayan şoförü Eyüp’e para verip yalan söyleterek ölümün sorumluluğunu almasını ister. Servet, kendisi yerine hapse giren Eyüp’ün karısı Hacer ile de ilişkiye girmeye başlayınca, olaylar sonunda bir aile dramına sebep olacak kadar karışır.

2008 Cannes Film Festivali’nde yarışan film, hem eleştirmenlerden tam not aldı, hem de Nuri Bilge Ceylan’a Uzak ve İklimler ile kazanamadığı “En iyi Yönetmen” ödülünü getirdi.
Fragman İzle
Üç Maymunla ilgili çıkan Haber ve yazılar

Üç Maymun
Misafir Koltuğu
Sinemanın en vazgeçilmez unsurunun ışık olduğunu düşünürsek, Ceylan’ın sinema dilinin gücünü hemen kavrayabiliriz. Uzun sekansların ve “derin” alanların içinde rahatça gezinmemize izin vermeye niyetli bir yönetmenden bahsediyoruz. Bu bağlamda Üç Maymun’un Nuri Bilge Ceylan’ın en başarılı filmi olduğunu söylemek hata olmaz bence. Muazzam bir oyuncu yönetimi ve -pek tabii ki- kusursuz çerçeveler, ilk göze çarpanlar oluyor. Ancak kusursuz çerçeveden kasıt hayattan soyutlanmış, hayatın defolarını dışlamış reklam kareleri değil; dibine kadar hayatın içinden kareler.
Işığın sinema için anlamı aslında bu filmle doğrudan bağlantılı. Çünkü ışığın aydınlattığı ve aydınlatmadığı nesnelerin karşıtlığından çıkan bir dil ve anlam yaratma aracıdır sinema. Ve bu filmi özel kılan da yönetmenin aydınlattıklarıyla karanlıkta bıraktıkları arasında kalakaldığımız o belirsiz noktanın verdiği kaybolmuşluk duygusu belki de.
Ceylan, filmini "göstermemek" üzerine kurmuş. Açıkçası Üç Maymun sadece bu bakımdan bile anlamlı bir isim sayılabilir. Çünkü filmde birçok şeyi görmüyoruz, duymuyoruz, bilmiyoruz. Örneğin, Hacer'in nasıl değiştiğini, nasıl farklı bir heyecana yöneldiğini görmüyoruz. Patron Servet ile ilk karşılaştıklarında gayet rahatsız edici olan ortamın zamanla nasıl hastalıklı bir tutkuya dönüştüğünü göstermiyor Ceylan bize. Ya da İsmail'in, annesinin ihanetini öğrenmesiyle babasını hapisten aldığı sahne arasında geçen süreci nasıl yaşadığından bihaberiz. İsmail’in söz konusu ihaneti öğrendiği günden, babası Eyüp’ün özgürlüğüne kavuştuğu ana kadar Hacer’in ilişkisi nasıl devam edebildi; kafamızda soru işareti olarak kalıyor.
Üç Maymun
Nuri Bilge Ceylan'ın kısa filmleri doksanlı yılların ikinci yarısında dil ve yön arayışındaki kısa film dünyasında mucize gibi belirdi. Koza, ilham kaynaklarını gizlemeyen olağanüstü bir deneme gibiydi, anlamını ve köklerini benzersiz Kasaba'da buldu. Mayıs Sıkıntısı ise yönetmenin uzun metraja ve hikaye anlatıcılığına yaklaştığı, sinemasına özgü sessizliği ve sıkıntıyı derinleştirdiği bir filmdi. Nuri Bilge Ceylan kamerasını uzaklara, İstanbul'un göbeğine taşıdığında da, kasabalı hüznü ve sıkıntısı peşinden geliyordu. Sabırla ve titizlikle kurduğu Uzak, sinemasının başyapıtı olarak kabul edildi ve Ceylan sinemasını geniş kitlelere tanıttı.
Fakat benim de dahil olduğum küçük bir grup yönetmenin en güçlü eserini Uzak öncesinde görmeye devam ediyordu. Kasaba'nın izleyicide yarattığı aydınlanma çok farklıydı şüphesiz. İklimler ise yönetmenin kişiselliğini uç boyutlara taşıyor ve yönetmenin bizzat eşiyle birlikte kamera önüne geçmesiyle sonuçlanıyordu. Biçimsel yönlerinin hikayesinden çok daha akıllarda kalıyor olması, kimilerinin yazdığı gibi hikayenin ve hatta oyunculukların tutuk olmasıyla yakından ilgiliydi.
Bazen yüksek sanat sinemasıyla, yerlerde sürünen "çöp" sinemasının (b tipi kötü filmlerin) şaşırtıcı ortak noktaları olduğunu düşünüyorum. Kötü oyunculuk, dağınık ve hesapsız senaryo sanat sinemasında bağımsız ruhun, kişiselliğin bir işareti olarak algılanırken, çöplük sinemasında buram buram "kötü" kokuyor. Belki de kötü filmlerin sadık dostu rahmetli Metin Demirhan bu garip ortaklık nedeniyle Ceylan Sinemasını ti'ye alan bir kısa film yapma gereği duymuştu. Öte yandan sevgili Demirhan yönetmenin yeni filmi Üç Maymun'u izleyebilseydi keyif alırdı diye düşünüyorum.


Ceylan'ın sineması üzerine sayfalarca yazı yazan, kitaplar kaleme alanlar ne der bilmiyorum ama, yönetmenin Üç Maymun ile kasabadan kente taşıdığı sinemasında gerçek anlamda bir olgunluğa eriştiğini düşünüyorum. Uzun ve sıkıntılı bir sürecin ardından kozadan çıkan bu sinemadan ne kadar hoşnut olduğunu söylesem azdır. En başta Ceylan'ın "etkilemenin yolu etkilenmekten geçer" sözüne müthiş bir örnek oluşturduğunu belirtmek lazım. Sineması son çalışması I Don't Want To Sleep Alone'a bayıldığım Tsai Ming-liang'ın sinemasını akla getiriyor hemen. Tayvanlı yönetmen sessiz sahneleri çılgınca uzatarak sinemasal sahteliğini paramparça ediyor.
Öte yandan Ceylan uzun bir süre birlikte anıldığı Zeki Demirkubuz'un sinemasından beslendiğini de gizlemiyor ve onun dünyasına en fazla yaklaştığı Üç Maymun'un açılan kapıları ile selam göndermeyi de ihmal etmiyor. Görüntü büyücüsü Semih Kaplanoğlu'nun da adını anmak lazım aslında. Şüphesiz sanat sinemasının yıldızları birbirlerinden fazlasıyla etkileniyor ve biz de Türk sinemasının dilinin oluştuğuna iyice emin oluyoruz.
Üç Maymun'un karanlık, hatta "zifiri" karanlık bir hikayesi var. Bir üyesini küçük yaşta kaybetmiş üç kişilik bir ailenin düzeni, aile babasının patronunun yerine hapse girmesiyle alt üst oluyor. Ceylan bize sonrasında yaşanan olayların kritik noktalarını değil, sonrasını, sessizlik ve rutin anlarını gösteriyor. Belki de uzaktan Yılmaz Güney'i akla getiren bu klasik sınıfsal trajedinin Ceylan sinemasıyla çarpışması benzersiz bir atmosfer filmi yaratmış.
Bu dünyada patronu uğruna içeri giren fedakar bir baba, oğlunun hayatta bir yön bulabilmesi için aldatan bir anne, hırpalanan bir oğul, umutsuz bir aşk, intihar girşimi var fakat Melodram yok. Ceylan'ın soğuk (hatta cool) karakterleri filmin sarı sepya renkleri içinde sürekli terliyorlar. Ceylan'ın yarattığı atmosfer elle tutulur, kokusu duyulur bir biçimde. Gerilim ise bir yılan gibi karakterlerin arasında geziniyor ve Üç Maymun'u Türk sinemasının en "sahici" psikolojik gerilim filmi yapıyor.
Üç Maymun'u gereğinden fazla soru işareti ve sonuçlanmayan yan hikaye içermesine rağmen bir başyapıt olarak kabul etmek için çok fazla nedenimiz var. Ve aslında bütün o gösterilmeyen, eksik bırakılan büyük "an"lar neyin önemli, neyin önemli olmadığı konusunda bir muğlaklık yaratıyor. Bu ahlaki seçimleri her izleyici farklı yorumlayacaktır. Ceylan'ın en büyük başarısı doğru soruları sorması veya doğru cevaplar üretmesi değil, anlamlı/güncel bir hikaye ve düşündürücü çatışmalar yaratması. Gerisi izleyiciye kalıyor.
Şüphesiz sinemasının geldiği noktayı fazla karanlık ve umutsuz bulanlar olacaktır. Cinayetler, intiharlar ve çaresiz yokoluşların cehennemsi bir İstanbul portresi ortaya koyduğu söylenecektir. Ceylan o uzun ve dar tuhaf binanın temiz ön yüzünü ve kararmış arka yüzünü birlikte gösteriyor bize. Belki de kasabalı gözüyle, büyük ve küçük balıkların bir arada yaşamaya çalıştığı şehri ve "günahkar" büyükşehir insanını deşifre ediyor.
Kasaba ve köy yaşamının naif yönlerini Ceylan, Kaplanoğlu ve Erdem gibi ustaların gözünden gördükten sonra, biraz da o dünyaların arka yüzlerini, karanlık yönlerini görmenin zamanı geldi galiba. Ceylan bu filmin ardından karanlık ve trajik bir kasaba hikayesi çekse ne güzel olurdu aslında. Üç Maymun sıkıntılı bir havanın ve bekleyişin ardından gelen sert ve şiddetli bir yağmur gibi.
News